Engin Ardıç , Akşam , 16.09.2007
| | |
Yeni mevsimde yeni bölümleri başladı, hanımlar da mendillerini hazırladılar, sahur sofrasını akşamdan kurup televizyonun başına geçtiler. Bey teravihden gelecek, dizi biter bitmez yatılacak. Çocuklar çoktan uyudular.
“Hatırla Sevgili” dizisi, eğitimini tamamlayamamış ev hanımlarımızın hizmetindedir sevgili okuyucular.
Ve de iyi ki öyledir!
Çünkü Gaffur kovulduktan sonra “ötekinin” tadı kalmadı, Avrupa Yakası artık eskisi kadar ilginç değil.
Hanımlar, geri zekâlı Amerikan köylü kızlarının koca bulma çabalarını yansıtan birtakım “şovlar” izleyeceklerine, bunu seyretsinler.
Çünkü Hatırla Sevgili, evet mendil ıslattırıyor ama, yakın tarihimizi de öğretiyor.
Yaşlılar o günleri anmak için seyredeceklerdir bunu, gençler de öğrenmek için.
Çünkü başka türlü öğreten yoktur!
Bu dizide düşman aileler, birlikte büyüyüp de sonra hayatın ayırdığı kızla oğlan, biri sağcı biri solcu kesilen iki arkadaş, umutsuz aşk, erken ölüm, falan filan bütün “melodramatik öğeler” elbette olacaktır.
Fakat başka bir şey daha bulunacaktır: Türkiye’nin son elli yıllık serüveni.
Okullarda öğretilmez, ailede anlatılmaz, kitapları da kim gidip alacak da okumak zahmetine katlanacak?
Televizyon dizisinin bir görevi eğlendirmek ve oyalamaksa (tabii “asli görevi” olan reklam toplama ve para kazanmayı unutmayalım), bir görevi de toplumun alt tabakasına temel eğitim vermektir. Ally MacBeal nam sıska hatunun gönül maceralarını izlerken Amerikan hukuk sisteminin nasıl işlediğini, “Friends” ya da “Sex and the City” gibi bitmez tükenmez “kordelaları” seyrederken New York şehrinde sürdürülen çağdaş yaşam biçimini “çaktırmadan” öğrenirsiniz. (Jennifer Aniston’da o koca popo ne arıyor diye şaşıyordum, meğerse Girit asıllıymış haspa, konu açıklığa kavuştu.)
İşte burada da birçok vatandaşımız, Demokrat Parti, Adnan Menderes, 27 Mayıs, Yassıada duruşmaları, Salim Başol, kanlı pazar, 12 Mart, 12 Eylül falan filan gibi, yaşı tutmadığı için yetişememiş olduğu dönemleri, kulağına çalınmış ama pek de tanıyamadığı kişileri, o güne kadar kendisi için havada uçuşan birtakım kavramları, isimleri ve olayları yerli yerine oturtacaktır.
Çünkü bizim kuşağa “daha dün” gibi gelen şeyler, gençler için “milattan önce” sayılmaktadır.
Ah hanımlar ah... Geçen akşam izlediğiniz bölümde bir “kanlı pazar” var ya... 1969 yılının şubat ayı... Elbette size İstanbul’un fethi ya da Viyana kuşatması falan gibi gelir...
Çok sıcak, yazdan kalma bir gündü. Ceketimi giymemiş, daha sonraları “Ecevit mavisi” olarak tanınacak gömleğimin üstüne pardesümü geçirmiştim. Mithatpaşa Stadı’nda maç vardı (pardon, İnönü Stadı diyeyim de anlayınız), ve de maç seyircisi sayıca bizden fazlaydı!
Neyse ki arkalarda kalmışım, polis yürüyüş kolunu tam ortadan kesti. Öndekiler Taksim Meydanı’na girdiler, biz giremedik. Şenlik başlayınca Parkotel’in yanından Kazancı Yokuşu’nun alt başına kaçtım, sonra dönüp Teknik Üniversite’ye sığındım. Yaralıları getiriyorlardı...
Polis dedim, artık varolmayan “toplum polisi”... Biz onlara Fruko derdik, miğferleri gazoz kapağını hatırlatırdı...
Burnumun dibinden uçarak geçen koca koca kaldırım taşlarını hiç unutmadım.
Bir pankartın bir ucunu tutuyordum, Beyazıt’tan daha Çarşıkapı’ya varmadan adamın biri çıkageldi, elindeki jiletle, pankartın beziyle sopasının arasına bir çentik attı. “Ne yapıyorsun?” dedim. “Çatışma başlayınca buradan tutar yırtarsın, sopayı ayırıp kavgaya girmen kolay olur, öbür türlü yırtamazsın, zorlanırsın” dedi.
Bir de beyaz Volkswagen vardı yahu buram buram Birinci Şube kokan, içinden çıkanlar “tanklarıyla toplarıyla gelseler dahi, komünist olacak Türk’ün ülkesi” diye slogan atarak akılları sıra başımızı yakmaya çalışıyorlardı...
Pardon, yakın tarih mi demiştiniz? Hay Allah, dizide Necdet Yasemin’i mi yoksa Güzide’yi mi seviyordu acaba?
Ne var ulan, 1969 yılının şubat ayında ben de sırılsıklam Müjgân’a âşıktım. Dizisini mi yaptık, sustuk oturduk. Herkesin yakın tarihi kendine.
No comments:
Post a Comment